Geçtiğimiz günlerde kalabalık ve pek de keyifli olmayan bir davette, bir süredir görüşemediğim bir arkadaşımla tesadüfen denk geldik. İkimiz için de güzel olan şey, bu karşılaşmanın kısa ama düşündürücü bir sohbete dönüşmesiydi. Onun izniyle bu sohbetten bir bölüm paylaşmak istiyorum.
Sohbet ilerledikçe konu spora, sağlıklı yaşama ve beslenme alışkanlıklarına geldi. Tam da bu noktada arkadaşım şöyle dedi:
“Uzun zamandır sabah yürüyüşü yapıyorum. Pilatese gidiyorum, ayda en az iki kez de yoga yapmaya çalışıyorum. Sağlıklı besleniyorum, anda kalmaya çalışıyorum ama yine de mutlu değilim.”
Bir an duraksadım ve refleks olarak şunu söyledim:
– Ama yürüyüş yapmış oluyorsun.
-Evet, dedi, ama ruh hâlim değişmiyor. Sanki mutlu hissetmiyorum.
Bu kez başka bir yerden yaklaşmaya çalıştım:
-Ama sağlıklı besleniyorsun.
-Evet ama çok bir faydasını da görmüyorum. “Sağlıklı beden, sağlıklı zihin” söylemi her zaman bu kadar gerçek değil sanki.
Konuşma bu şekilde bir süre devam etti.
-Ama spor yapmış oluyorsun…
Cümleler değişiyor ama vurgu değişmiyordu. Ben yaptıklarını hatırlatıyordum, o ise hissettiği yerde kalıyordu.
Bu konuşmadan sonra aklım bir süre o cümlelerde takılı kaldı. Mutluluğun fark etmeden nasıl bir zorlantıya dönüştüğünü düşünmeye başladım. Sanki yapılması gerekenleri yaparsak, doğru alışkanlıkları edinirsek, sonunda ulaşılması gereken bir durak gibi sunuluyordu mutluluk. Oysa benim için hem bir kavram olarak hem de varılması gereken bir sonuç olarak böyle ele alınması hep problemli gelmiştir.
Mutluluk yapılacaklar listesi tamamlandığında otomatik olarak verilen bir ödül gibi işlemiyor. Bedenle ilgili doğru adımlar atılmış olabilir ama ruh aynı hızda eşlik etmiyor olabilir. Ve bu durum bir eksiklikten çok insana dair bir gerçek.
Tam da bu yüzden bu konuşmadan sonra aklıma bu meseleyle ilgili bir şeyler yazıp çizmek geldi. Çünkü bazen bir duyguyu düzeltmeye çalışmadan önce, onun neden orada olduğunu anlamaya ihtiyacımız vardır.
Merak etmeyin, mutluluğu tek bir cümleyle romantize etmeye çalışmayacağım.
“Mutluluk bir varış değil, yolculuktur” demek de istemiyorum.
Ben de bazı sorular sormak istiyorum.
Mutluluk bize gelmeli mi?
Bize böyle mi öğretildi, böyle mi söylendi?
Her sabah uyandığımızda kocaman bir gülümsemeyle mi başlamalıyız güne?
Yoksa bu da yapılması gerekenler listesinde bir madde mi?
Bu işin bir formülü var mı gerçekten?
Hatta daha net sorayım, yapay zekâya sorabilir miyiz bunu?
“Sağlıklı beslenirsem, spor yaparsam, haftada iki gün de tenis oynarsam
yüzde kaç mutlu olurum?”
Kaç adımda, kaç dakikada, hangi besinle daha mutlu oluruz?
Ve en önemlisi, tutmazsa kimin hatası olur?
Böyle düşünenleri üzmek değil amacım. Okuyanları da öyle.
Ben “mutlu olmak zorunda değiliz” diyorum.
En azından yüce amacımız bu olmak zorunda değil.
Her sabah iyi hissetmek, her an keyifli olmak, her şey yolundaymış gibi davranmak…
Ben şunu söylüyorum:
Mutsuzken de işimi layıkıyla yapabilirim.
Suratım asıkken de spor yapabilirim.
Hatta çok endişeliyken bile haftalık yoga dersime gidebilirim.
Ve bunu yapabildiğimde aslında zihnime şunu öğretmiş olmuyor muyum?
Siz cevap verin.
Ben bu kadar mutsuz hissederken BİLE,
Ben bu kadar endişeli olmama RAĞMEN,
Ben mutsuzluğum yüzümden belli olduğu zamanlarda BİLE
işimi, sorumluluklarımı, sosyal hayatımı, düzenimi bozmadan yerine getirebiliyorum.
O zaman mesele bu duyguların hiç olmaması değil.
Mesele bu duygular varken de hayatta kalabilmek, var olabilmek.
Ve belki de bu sandığımızdan çok daha güçlü bir yerden durabilmek demek.
Daha iyi hissettiğim günler de olacaktır.
Hayat kendi doğası içinde bana da keyifli anlar ve zamanlar sunacaktır.
Emeğin karşılığını aldığım,
sorumluluklarımı yerine getirmenin biyolojik ve hormonsal geri dönütlerini yaşadığım anlar da olacak.
İşte o zaman.
O zaman demeyin keyfime.
“O zaman ne yapmalıyız?”
Aslında bu sorunun dili bile başlı başına problemli.
Çünkü bu soru da yine aynı yerden konuşuyor. Bir hedef koyuyor, bir görev tanımlıyor, bir doğru listesi çıkarıyor. Yine bir meli malı arayışı. Oysa mutluluk tam da bu dilden uzak bir yerde duruyor.
Mutlu olmalıyım.
İyi hissetmeliyim.
Geçmeli.
Düzelmeli.
Toparlanmalıyım.
Bu dil insanı iyileştirmiyor, acele ettiriyor.
Belki de mesele “ne yapmalıyız?” değil.
Belki de mesele kendimize neyi dayatmayı bırakacağımız.
Yorgunluğu yaşa.
Bıkmışlığı yaşa.
Üzüntüyü yaşa.
Tahammülsüzlüğü yaşa.
Hayat kendi doğası içinde bir şeyler verdiğinde
onu da layığıyla yaşa.
Rağmenlerle devam et.
O yürüyüşü mutlu olmak için değil, bedenin için yap.
O beslenmeyi iyi hissetmek için değil, sağlığın için yap.
Sporu keyif almak için yap.
Sosyalleşmeyi insan olduğun için yap.
Amaç mutluluk olduğunda hayat daralıyor.
Ama amaç hayatın içinde kalabilmek olduğunda
hayat zaten bir şeyler vermeye devam ediyor.

