Öncelikle yalın, anlaşılabilir ve gerçekten işe yarayan bir yerden konuşmak istiyorum.
Endişenin hayatın içine yayılmasının üzerinden günler geçti.
İlk şok, ilk panik hali… yavaş yavaş yerini daha kalıcı bir duyguya bırakıyor.
Tam da bu yüzden artık yeni adımlar için doğru zamandayız.
Önlem dediğim şey; sadece dışarıdaki tedbirler değil.
Bizim içeride kurduğumuz düzen.
Yeni davranışlar, güncel tutumlar ve en önemlisi ailenin durumu yönetebilme becerisi.
Çünkü günlerdir hissedilen o duygu çok tanıdık:
“Her an bir şey olabilir.”
“Çocuğum güvende mi?”
Bu duygu anlaşılır.
Ama olduğu gibi kaldığında, sadece bizi değil çocuğu da içine alır.
Araştırmalar şunu açıkça gösteriyor:
Çocuklar olayın kendisinden çok, ebeveynin taşıdığı duyguyu devralır.
Yani bizde dolaşan kaygı, bir süre sonra onların iç sesi haline gelir.
Bu yüzden burada asıl mesele korkuyu yok etmek değil,
onu yönetilebilir bir forma dönüştürmek.
Yavaş yavaş şuradan ayrılmamız gerekiyor:
Sürekli tetikte, sürekli endişeli, mağdur bir ebeveyn halinden…
Ve şuraya geçmemiz gerekiyor:
Ne yaptığını bilen, duruma temas eden, çocuğuna güven hissi verebilen bir ebeveyn haline.
Bu kolay değil.
Ama tam olarak şu an ihtiyaç duyulan şey bu.
Çünkü çocuk için güven, anlatılan bir şey değil…
görülen bir şeydir.
Bir ebeveyn olmasam da neler hissettiğinizi anladığımı düşünüyorum.
Durumun ne kadar zorlayıcı olduğunun farkındayım.
Ama aynı zamanda, bu duyguda uzun süre sabit kalmanın durumu daha da zorlaştırabileceğini de biliyorum.
Çünkü kaygı, olduğu yerde kalmaz.
Ya yönetilir… ya yayılır.
Bu yüzden sadece güçlü hissetmek değil,
bazen güçlü durabilmek gerekiyor.
Çocukların anladığı dilin ne olduğunu biliyorsunuz.
Kelimelerden çok,
davranışlardan…
ses tonundan…
bakıştan…
sezgiden…
Araştırmalar da bunu söylüyor:
Çocuk, söyleneni değil, hissedileni alır.
Bu yüzden her temasınızda, her vedanızda, her bakışınızda
onlara bir şey anlatıyorsunuz.
Ve çoğu zaman fark etmeden şunu unutuyoruz:
Çocuk sizi dinlemez… sizi okur.
Bu yüzden sevgili ebeveynler,
sadece konuşan değil,
aynı zamanda yansıtan bir yerde olduğunuzu hatırlamak gerekiyor.
Çünkü siz nasıl duruyorsanız,
çocuk da dünyayı öyle algılıyor.
Bir örnekle düşünelim.
Dışarı çıktığında yoğun kaygı yaşayan, hatta panik atağa yaklaşan birine ilk önerimiz
“o zaman hiç çıkma” olmaz.
Çünkü biliyoruz ki kaçındıkça rahatlarız ama o rahatlama kısa sürer; zihin “dışarısı tehlikeli” diye daha da ikna olur.
Sonra alan daralır. Bir gün kapı, ertesi gün sokak, sonra hayat…
Burada yaptığımız şey yasaklamak değil,
kaygıyla baş edebileceği bir zemin kurmaktır.
Adım adım, güvenli ve planlı bir şekilde.
Okul meselesi de buna benziyor.
Korkunç günler geçirmiş olabiliriz.
Kaygı çok anlaşılır.
Ama ilk refleksimiz “hiç göndermeyelim” olduğunda,
çocuğa verdiğimiz mesaj şu oluyor:
“Orası baş edilemeyecek kadar tehlikeli.”
Oysa hedefimiz bu değil.
Hedefimiz:
“Bazı zorlayıcı şeyler olabilir ama sen yalnız değilsin,
gerekli önlemler alınıyor ve biz bu durumu yönetebiliyoruz.”
Bu yüzden mesele göndermek ya da göndermemek gibi tek bir karar değil.
Mesele, nasıl gönderdiğimiz ve o süreci nasıl yönettiğimiz.
Gerekirse okulun aldığı önlemleri öğrenmek,
çocuğa sade ve güven veren bir dille anlatmak,
vedayı panik yerine sakinlikle yapmak…
Yani çocuğu hayattan çekmek değil,
hayatın içinde daha güvenli ve daha güçlü bir şekilde tutmak.
Çünkü çocuk için asıl koruyucu olan şey,
tehlikeyi hiç yaşamamak değil…
baş edilebildiğini görmektir.
Çocuğu çocuktan ayırmamak gerektiğini de biliyoruz.
Onların kendi içinde kurduğu bir dünya var.
Evet, birbirlerine korkutucu şeyler de anlatabilirler.
Abartabilirler, yanlış duyduklarını paylaşabilirler.
Hatta kısa süreli birbirlerini endişelendirebilirler.
Ama bu da o dünyanın bir parçası.
Çünkü çocuklar sadece korkuyu paylaşmaz,
korkuyla baş etmeyi de birbirlerinden öğrenir.
Bir süre sonra kendi aralarında:
- “O kadar da değilmiş” derler
- “Ben gittim bir şey olmadı” derler
- “Öğretmen vardı” derler
Yani biz izin verdiğimizde,
sadece kaygı yayılmaz…
denge de oluşur.
Çocukları ayırdığımızda ne oluyor?
Dış dünyayı kesiyoruz ama
zihnindeki senaryoyu bırakıyoruz.
Ve o senaryo artık tek başına büyüyor.
O yüzden mesele çocukları korumak adına
onları hayattan koparmak değil.
Mesele, onların kendi dünyasının içinde kalmasına izin verirken
arka planda güvenli bir çerçeve kurabilmek.
Çünkü çocuk için en sağlıklı yer:
ne tamamen kontrol edilen,
ne de tamamen başıboş bırakılan bir alan…
güvenli ama yaşayan bir dünyadır.
Belki de en kritik noktadayız.
Çünkü mesele şu değil:
“Hiçbir şey olmasın.”
Mesele şu:
“Bir şeyler olduğunda biz ne yapıyoruz?”
Çocuklarımızı korumak isterken,
onları hayattan çekmek kolaydır.
Ama onları hayatın içinde tutup
güven duygusunu koruyabilmek
asıl ebeveynliktir.
Unutmayın…
Çocuk, dünyanın ne kadar güvenli olduğunu haberlerden öğrenmez.
Sizden öğrenir.
Siz nasıl bakıyorsanız,
o da öyle bakar.
Siz nasıl duruyorsanız,
o da öyle hisseder.
Bu yüzden bugün yapabileceğimiz en güçlü şey:
Korkuyu yok etmeye çalışmak değil…
korkuya rağmen dengede kalabilmek.
Ve çocuğa şunu hissettirebilmek:
“Dünya bazen zor olabilir…
ama ben bu dünyanın içinde güvendeyim.”
Çünkü en sonunda,
çocuğunuz için güvenli bir dünya kuramazsınız.
Ama onun içinde yaşayabileceği
güvenli bir his kurabilirsiniz.
Psk. Barış Süha Serçe

